Sevgili ara , Sevgili bul , Cinsel Sohbet , Aşk Video , Aşk Oyun , Aşk Resim , Aşk şiir , Aşk Hikaye , Aşk Söz , Astroloji

Fısıltı ve tuğla

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Genç ve başarılı bir yönetici, yeni Jaguar’ıyla bir mahalleden hızlı bir şekilde geçiyordu. Parketmiş arabaların arasından yola aniden çıkabilecek çocuklara dikkat ediyordu ve bir şey gördüğünü sanarak yavaşladı. Arabayla caddeden yavasça geçerken hiç bir çocuk göremedi fakat, arabasının kapısına bir tuğla atıldığını farketti. Aniden arabasını durdurarak tuğlanın fırlatıldığı yere geri döndü.

Arabadan indi, orada bulunan küçük bir çocuğu tuttu ve onu parketmiş bir arabaya doğru iterek bağırmaya başladı; “Bunu neden yaptın? Sen de kimsin, ne yaptığının farkında mısın?” İyice sinirlenerek devam etti: “Bu yeni bir araba ve atmış olduğun bu tuğla bana çok pahalıya malolacak. Bunu neden yaptın?” Çocuk yalvararak cevap verdi:

“Lütfen efendim. Çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim bilmiyordum.

Eğer tuğlayı fırlatmasaydım kimse durmazdı” Parketmiş bir arabanın arkasına işaret ederken çocuğun gözyaşları çenesine süzülüyordu.

“Kardeşim kaldırımın kenarından yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü, ben onu kaldıramıyorum. Lütfen onu tekerlekli sandalyesine oturtmam için bana yardım eder misiniz?

Benim için çok ağır.” Bu durumdan son derece duygulanan genç yönetici, boğazında büyüyen yumruyu zar zor da olsa yutkundu. Yerdeki genci kaldırarak, tekerlekli sandalyeye geri oturttu. Mendiliyle, çizik ve yaraları sildi ve adamın ciddi bir yarası olup olmadığını kontrol etti.

Küçük çocuk genç yöneticiye dönerek “teşekkür ederim efendim, Tanrı sizden razı olsun” dedi. Genç yönetici, küçük çocuğun,ağabeyini kaldırımdan evine doğru götürmesini izledi. Bulunduğu yerden arabasına geri dönmesi oldukça uzun sürmüştü. Uzun ve yavaş bir yürüyüştü.

Genç yönetici, kapıyı hiç tamir ettirmedi. Kapıda oluşan çöküğü, hayatını birisinin kendisine tuğla atmasını gerektirecek kadar hızlı yaşamaması gerektiğini hatırlatması için öylece bıraktı.

Tanrı, ruhunuza fısıldar ve kalbinize konuşur. Bazan, dinleyecek kadar zamanınız olmadığında ise, size bir tuğla fırlatır. İster fısıltıyı, ister tuğlayı dinleyin. Tercihi siz yapın…

Fırat

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Fırat’ın bir yakasında yaşayan bir delikanlı ile öbür yakasında yaşayan güzel bir kadın varmış. Birbirlerine aşık olmuşlar. Delikanlı her gece Fırat’ın sularında yüzerek karşı yakaya geçer, sevgilisiyle buluşurmuş. Şafak sökmesine yakın delikanlı sevgilisine öpücük kondurup Fırat’ın azgın sularına girip öbür yakasına geçermiş.Bu gecelerce böyle sürmüş. Yine bir gece delikanlı Fırat’ı geçip sevgilisinin yanına gitmiş. Şafak sökerken delikanlı veda öpücüğünü vermek için kadının yanına sokulmuş, kadına dikkatle bakarak;

Senin bir gözün ötekinden farklı. Ama mısın? Kadın o zaman delikanlıya bakarak:

Sen sen ol, sakın ola bugün Fırat’a girme, demiş. Delikanlı kadından ayrılıp Fırat’a girmiş ve azgın dalgalara karşı koyamayarak boğulmuş.Bizim delikanlı gerçekte çok iyi yüzme bilmiyormuş. Duyduğu aşkmış. Onu dalgalar karşısında güçlü kılan aşkının gücüymüş. O sayede Fırat’ı geçermiş.O aşk bitince..

Feminist

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Vilayet memurları yemeğe çıkıyorlar. İstatistik müdürü Salim Bey, merdivenlerden inerken ayrı ayrı kalemlerden çıkmış birkaç genç önü sıra iniyor, konuşup görüşüyorlardı. İçlerinden biri, birazcık durup elini göğsüne vurarak, arkadaşlarına meydan okur gibi:

Ben feministim, feminist… dedi

Sonra arkalarından gelen Salim Beyi görüp seslerini kestiler, yol verdiler.

Salim Bey geçti gitti, ama bu “feminist” sözü aklına takıldı. Çokça kullanılan bir söz. Manası ne olsa gerek? “kadıncı” demek mi? Yemekten sonra dairede çalışırken yine aklına geldi. “bir bilenden sormalı” diye düşündü.

Akşam üstü, Merkez Kahvesi’nde tavla seyrederken yeniden hatırladı. Yanındaki masada oturan orta mektep hocalarından Aytaç Beye sordu:

Aytaç Bey, feminist ne demektir?

Aytaç Bey, dirseğini masaya dayamış, elini kalpağının içine sokmuş, dalgın tavla seyrediyordu.

Uykudan uyandırılmış gibi gözleri süzük, döndü. Salim beye baktı “Beni imtihan mı edeceksin?” demek ister gibi:

Sanki bilmiyor musun? dedi.

Biliyorum ama, yine de soruyorum. Biliyorsan söyle.

Aytaç Bey dargın:

Birader, dedi. Hem biliyorsun, hem de yine soruyorsun?

“Beni mantara bastıramazsın” demek ister gibi, kaşlarını yukarı kaldırıp başını öteye çevirdi.

Söylesen ne olur? dedi. Belki bir bilmediğim var da onu öğrenmek istiyorum.

Öteki, yüzünü çevirmeyerek:

Bilmiyorum birader, dedi.

Tavla oynayanlardan biri, Kerim Bey, eski “Sahil Sıhhiye” memurlarından, eşi akranı arasında bilgiç geçinenlerden bir adam. Aytaç Beyden sordu:

Ne soruyor?

Hiç canım, alay etmek istiyor!

Salim Bey kızar gibi oldu.

Hiç alay etmek istemiyorum, dedi, “feminist ne demektir?” diye soruyorum. “Ne olur, sorulmaz mı?”

Kerim Bey, pulları düzelterek:

Yani, feminist ne demektir bilmiyor musunuz? dedi.

Farzedelim ki bilmiyorum, yahut biliyorum da yine soruyorum.

Güzel, feminist sizce ne demektir?

Bence ne demekse demek, ben sizden soruyorum.

Biz söyleyeceğiz ama, siz bildiğinizi bir söyleyin bakalım.

Ben bildiğimi söyleyecek olsam, sizden hiç sormam.

Kerim Beyin arkadaşı sıkıldı:

Lakırdıyı sonra edersin, dedi, at bakalım.

Kerim Bey oyuna başlayarak:

Bilen sormaz, dedi. Bilmeyen de biliyorum demez. Hep yek oyna! Sen söyle de, yanlış varsa biz düzeltelim.

Salim Bey sustu. Bu kelimeden sezinlediği manayı iyice, açıkça bilmediği için söylemek istemiyordu. Karşısındakiler de onun gibi olmalıdır ki onlar da söylemekten çekindiler. Lakırdı da böyle kaldı. Yalnız bu kısa konuşma, Salim Beyi biraz kızdırdı. Kendi kendine, “Söylemeyiniz siz, ben onu soracak adamı bulurum.” O günlerde eski Fransızca hocalarından Cemil beye rast geldi. Biraz hoşbeşten sonra ondan sordu:

Cemil Bey, bu feminist ne demektir?

Feminist, işte feminin var ya? Fem, Fam ikisi bir asıldandır. Malum, kadın demek.

Cemil bey düşündü. Sonra şikayete başladı:

Birader, dedi, bizim dilimiz de dil mi? Hangi tabiri ararsın da bulursun? İşte buyurun, şu feminist mesela! Ne diye tercüme edeceksin?

Yok, ben tercümeden ziyade, asıl şu manasını öğrenmek istedim.

Maluum. Maluum ya! Ancak benim arz ettiğim de… Çünkü monşer, lisan bir ifade içindir, doğru değil mi? Biz dilimiz var diye ortaya çıkalım, mukabil olmadı mı? Doğru değil mi?

Hakkınız var…

Geçen sene, bu ıstılahlar için bir komisyon topladılar. Ben orada bütün bunları söyledim. Birkaç kere toplanıldı. Ayrıca bir komisyon yapılmasına karar verdiler. Sonra tahsisat yoktur, gelecek sene bütçesine para konulacak diye bir lakırdı çıkardılar, öyle kaldı. İşin içine bir kere bütçe karışınca, sen alt tarafını anlayıver. Şimdi ne kadar çoluk çocuk varsa, marife dolmuşlar, böyle ciddi işlere bakan yok. Doğrusu ben de artık aldırmıyorum. Hangi birine bakarsın! Hem bir de bakmışsın, testiyi kıran da bir suyu getiren de!…

Selamlaştılar. Ayrıldılar. Salim Bey düşündü, “Araya lakırdı karıştı, feministi anlayamadık” dedi.

Birkaç gün sonra, bir akşam üstü, bilmem hangi dairenin hangi kaleminin müdürü, genç ediplerimizden R.Raif Beye rast geldi… Konuşarak yürümeye başladılar. Söz arasında, bir sırası düşünce Salim Bey, feministi ondan da sordu:

Kuzum Raif Bey, dedi, bu feminist ne demektir?

Feminist? Feminizm, azizim nasıl arz edeyim… Kadınlığı bağlayan ve bizden ayıran bütün kayıtlar ve şartlar… Bir kadın niçin erkek değildir? Bu yoklukları, bunların acılıklarını ben de şehirde duymayan kalmadı sanıyorum! Sonra ben bunu erkeklerin zavallılıkları, diye izah etmiştim. Siz bilmem, benim “Nergis” mecmuasına yazdığım yazıları gördünüz mü? Bu fikirler, o makalelerle çok ince işlenmişti. İtiraf etmelidir ki şimdi ne öyle bir mecmua çıkıyor, ne de öyle yazan var. Biz de sustuk. Çünkü okuyan yok.

Salim Bey sustu. İçinden, “Bunu bilen elbette vardır ya, ben rast gelmedim” diye düşündü. Ve ondan sonra her önüne gelene sormaya başladı.

Recai Bey, sen çok bilgiçsin, feminist nedir?

Tuvalet sabunu!

Nasıl tuvalet sabunu? Ben sana bu kelimenin manasını sordum!

Ben de sabun soruyorsun sandım.

Kabahat bende, seni bilirim de, yine soruyorum.

Birkaç gün sonra yine bir başkasına:

Hikmet Beyefendi, affedersiniz, bir istirhamım vardı. Feminist nedir?

Azizim, bir meslek. Bir de gazetesi vardı sanıyorum. Bir gazete çıkarıyorlardı… Tarihi, efendim. 1800… evet 1874-75 olacak. Evet ama, bir kere de evde bakar arz ederim. Haaa, yok pardon, o “Feninia” idi. Evet, hatırımda yok, evde bakar arz ederim.

Bazı şeyler böyledir. Tilkinin kuyruğu gibi, kapanın bir biçimsiz yerine sıkıştı mı, çıkmaz. Salim Bey, bu rahatsızlıkla, bu feminist’i o kadar sordu ki, sonunda adı Feminist kaldı. Dahası, ona bu adın nereden kaldığını bilmeyenler, onu bu meslek sahiplerinden biri sandılar; kadınlar müsamerelerinde konferans vermeğe çağırıyorlar, yeni çıkan gazeteler kadın sahifeleri için ondan yazı istiyorlar.

Farklılığın Avantajları

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Japon çocuğun tek hayali çok ünlü bir karateci olmaktı. Fakat ailesi buna izin vermezdi. Bir gün talihsiz bir kaza sonucu çocuk sol kolunu kaybetti. Ailesi çocuğun moralinin çok kötü olduğunu görünce ona bir karate hocası tuttu. Hoca ilk dersinde çocuğa karşısındakini sağ koluyla tutup üstünden savurmayı gösterdi. Hatta ikinci, üçüncü ve sonraki bütün derslerde hep aynı hareketi yapıyorlardı. Çocuk bir gün hocasına hocam ben çok sıkıldım, artık başka hareketlere geçsek dedi. Hoca ise bunu kabul etmeyerek dünyada bu işi en hızlı yapan kişi olmadıkça bitirmeyeceğini söyledi. Çocuk o kadar hızlanmıştı ki, hocasını bile göz açıp kapayıncaya kadar yerden yere vuruyordu.

Bir gün hoca elinde bir kağıtla geldi, kağıtta çocuğun gençler karate şampiyonasına katılabileceği yazıyordu. Çocuk çok şaşırdı. Ertesi gün salonda ilk rakibinin karşısına çıkacakken heyecanla hocasına sordu, hocam bu iş nasıl olur? Ben sadece tek hareket biliyorum kesin kaybederim. Hocası ise sen sadece hareketi yap cevabını verdi. Çocuk ringe çıktı ve hareketiyle rakibini eledi. Hatta tek hareketle finale kadar çıktı. Finalde karşısında kendisinin iki katı birisi vardı. Önce çok korktu ama gene bildiği hareketi yaparak son rakibini de yendi ve şampiyon oldu.Sevinçle hocasının yanına koştu ve sordu hocam nasıl olur anlamıyorum, sadece bir hareket biliyorum, tek kolluyum ve şampiyon oldum. Hocası çocuğa baktı ve dedi ki, senin yaptığın hareket karetedeki en zor hareketlerden biridir… Ve bir tek savunması vardır o da, rakibin sol kolunu tutmak.

Farklılıklarınızı avantaja dönüştürün…

Farklı özellikler

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

New York’ta yaşayan bir öğretmen, lise son sınıf taki öğrencilerini, “diğer insanlardan farklı özelliklerini” vurgulayarak onurlandırmaya karar vermişti. California Del Mar’dan Helice Bridges tarafından geliştirilmiş süreci kullanarak, her bir öğrencisini teker teker tahtaya kaldırdı. İlk önce öğrencilere sınıf ve kendisi için ne kadar özel olduklarını belirtti. Sonra her birine üzerinde altın harflerle “Siz çok önemlisiniz” yazılı birer mavi kurdele verdi. Daha sonra kabul görmenin toplum üzerinde ne gibi etkileri olacağını anlayabilmek amacıyla sınıfına bir proje yaptırmaya karar verdi. Her bir öğrencisine üçer tane daha kurdele verip, onlardan bu töreni gerçek dünyada devam ettirmelerini istedi. Öğrenciler, daha sonra sonuçları takip edecek, kimin kimi onurlandırdığını tespit edecek ve bir hafta boyunca sınıfa bilgi vereceklerdi. Çocuklardan biri, gelecekteki kariyer çalışmaları için kendisine yardımcı olan yakınlarındaki bir şirketin üst düzey görevlisini onurlandırmış, adamın yakasına mavi kurdeleyi iliştirmişti. Ardından, iki tane daha kurdele verdi ve: “Sınıfça bu konuda bir projemiz var. Sizden onurlandırmanız için birini bulmanızı istiyoruz. Onurlandırdığınız insanlara ekstra kurdele de verin. Böylece onlar da bu projenin devam etmesi için başkalarını bulabilirler. Daha sonra, lütfen bana ne olduğu konusunda bilgi verin” diye rica etti. O gün üst yönetici, suratsız biri olarak bilinen patronunun yanına gitmeye karar verdi. Patronun odasına girdi ve onun “iş dünyasında bir deha olduğundan ötürü” onu takdir edip örnek aldığını söyledi. Bu mavi kurdeleyi yakasına takması için izin verip vermeyeceğini sordu. Şaşkına dönen patron; “Tabii ki” şeklinde cevap verdi. Yönetici de mavi kurdeleyi, patronun tam kalbinin üstüne, ceketine iliştirdi. Ekstra kurdeleyi verirken de; “Bana bir iyilik yapar mısınız?… Siz de bu kurdeleyi onurlandırmak istediğiniz birine verir misiniz?… Bunu bana veren çocuk, okulda bir proje yaptıklarını söyledi. Bu kabul görme töreninin devam etmesi gerekiyormuş. Böylece “bunun, insanları nasıl etkilediğini belirleyeceklermiş…” dedi… O gece patron evine geldiğinde, on dört yaşındaki oğlunun yanına oturdu. “Bugün inanılmaz bir şey oldu” dedi. “Ofisteydim. Üst düzey yöneticilerimden biri içeri geldi, bana hayran olduğunu söyleyip, “İş dünyasında bu kadar başarılı olduğum için göğsüme bu kurdeleyi iliştirdi… Bir hayal etmeğe çalış… Benim bir dahi olduğumu düşünüyor.. “Siz çok önemlisiniz” yazılı bu kurdeleyi tam göğsümün üstüne taktı. Bana ekstra bir kurdele verdi ve onurlandıracak başka birini bulmamı istedi. Arabayla eve gelirken, bu mavi kurdeleyle kimi onurlandırabileceğimi düşündüm ve aklıma sen geldin… Ben “seni” onurlandırmak istiyorum.Günlerim aşırı yorucu geçiyor. Eve gelince sana pek ilgi gösteremiyorum. Bazen derslerden aldığın notları beğenmeyince veya odanı toparlamayınca sana bağırıp çağırıyorum… Oysa bu gece bir şekilde buraya oturup, sana benim için ne kadar farklı ve özel olduğunu söylemek istedim. Annen gibi sen de benim hayatımdaki en önemli insansın. Sen mükemmel bir çocuksun. Seni seviyorum” diye devam etti… Şaşkına dönen çocuk şimdi ağlamaya başlamıştı… Bütün vücudu titriyordu… Başını kaldırdı, gözleri yaş içinde olarak babasına baktı ve: “Yarın intihar edecektim” baba, dedi… “Baba, ben senin…çünkü ben senin… beni hiç sevmediğini… beni hiç önemsemediğini düşünüyordum… Ama artık her şey çok farklı. Sen baba, şu an… Oğlunun hayatını kurtardın!…” Sizin de sevginizi duymak, hissetmek isteyen insanların var olduğunu sakın unutmayın… Hepinize yetecek kadar kurdele var.

Fal

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Korkunç bir gece geçirmiştim. Uykunun yakın semalarda görünmediği ve
dökülen terin ehemmiyet taşımadığı boğucu bir gece.. Şafakta görünen
ıssızlığı da alıp kalktım ve bir kahve yaptım kendime. Bir sene önce
bıraktığım sigara aklıma düşüverdi kahvenin acı buğusunda. Biraz
tedirgin,ama bir o kadar da kesinlik taşıyan hareketle yatağında mışıl
mışıl uyuyan sevgilimin paketinden bir tane alıverdim.
Balkon serinceydi biraz. Bir müddet, bir elimde kahve diğerinde
sigara bekledim. Neyi mi?
Ağır devinimlerle çarşafa dolanan sevgilimin başucundaydım
şimdiyse. Pencere önündeki çıkıntıya ilişiverdim öyle özensizce. Ne kadar
durduğumu bilmiyorum öyle ama sigarayı yakmayı,kahveyi içmeyi
unutmuşum. Kendime geldiğimi ayrımsayınca bir hışımla komodinin üstündeki
zippoyu aldım ve pek sevdiğim benzin kokusunu odaya doldurdum. Sigara
içmeyi unutmuş gibiydim. bir nefesinin ciğerlerimde ahenkle dağılmasını
beklemeden diğer nefesi boca ediyordum içime.
…..
Çarşaf hışırtısı düşüncelerimi bölüyordu. Hoş ne düşündüğüm de pek net
değildi ya. Uykusuz geçirdiğim gecelerde huzurla uyuyan biri bazen canımı
sıkıyordu işte. Sabah olmuştu. Tan vakti demeliyim. O hala uyuyor. Duşa
girsem.. kitap okusam.. yok okuyamam böyle fikri bozuk bir şekilde. Dışarı
çıkıp biraz yürümek iyi gelir. Sonra gelip uyurum diye kandırdım
kendimi. Usulca giyindim ve çıktım.
……
İçimde senkronize biçimde dans eden, o buruk, o çeşnili
hatıralar,yolda yürürken bana eşlik etmeyi sürdürdü.Kurtuluş Park’ının bir
kıyısına geldiğimde evden epey uzaklaştığımı farkettim.Öyle ki sabahtan
beri yürüyor ve çevremi görmeden ilerliyordum.Bu park,bana eski bir
sevdayı anımsatmışken dönmem biraz güç olacaktı.İçine daldım ve sabah
serinliğini muhafaza eden bir banka iliştim.
1994 yılına hızlı bir dönüş yapıvermiştim.İçimden konuşurken dahi
temkinli ilerliyordum.Bu benim sistematiğimdi işte.Yaşamımın evrelerinde
hiç yakama ilişmeyen bir düzen içinde bu içsel konuşmalar akıntısında
sürükleniyordum.Süreğenlik..Yüzümde belirdiğini farketmediğim silik
gülümseyişlerin karşılığını,falcı bir kadın vermişti işte.”Bir falına
bakayım.” Silkindim ve kadını kovuşturuverdim.Uzaklaştı.Hani ısrar
edecekti? Birkaç dakika belki geçmişti.Falcı kadını gözden yitirmediğimi
farkettim.Caddeye çıkmıştı bile.Ardından seslendim.”Dur..bekle”.Yanıma
geldi.”Falıma bakmanı istiyorum.”.”İyi ya gel otur şöyle.”Cebinden birkaç
çakıl taşı,bakla tanesi çıkarıp avucunda sallamaya koyuldu.Orta yere
özensizce saçıverdi sonra.”Çok büyük bir haksızlığa uğramışsın..”,”Eee..”
,”Dur acele etme.”,”İyi iyi etmiyorum anlat”,”Senin sevdiğin yapmış bu
haksızlığı..Bunu içine sindiremiyeceksin..İhanet gibi..Dikkat et..Sana
zarar vermesin bu kişi..”,”Amma yaptın yahu (argo konuşmaktan
kurtulamadım ).Nasıl zarar verecekmiş ki?..Benim sevdiğim beni seviyor.”,”
Benden bakması kızım,fal öyle diyor.”,”Bu kadar yeter öyleyse” dedim ve
parasını verip gitmesini sağladım.Gece uyumamış biri olarak,işitmek
istiyeceğim son şeylerdi bunlar.Hem hata bende ne diye fal baktırırım ki?
1994 yılının tüm izlerini öylece bırakıp kalktım,caddeye yürüyüp bir taksi
çevirecektim ki.Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı karşı kaldırımda
yürürken gördüm,seslendim.”Nazlı!..Nazlı!”Duymadı beni.Ben, yolun karşı
kıyısına geçmeye hazırlanırken o bir taksiye bindi ve gitti.Ben de bir
taksi çevirip bindim.Evin önüne yaklaştığımızda Nazlı’nın taksiden
indiğini gördüm.Oturduğum apartmana girince rahatladım.Beni görmeye
geliyordu muhakkak ki ,Taksiden indim peşinden seyirttim.Apartmana
girdiğimde sesini duyamadım.Ne çabuk çıkmıştı böyle?Anahtarımı aradım bir
süre.Evde unuttuğum geldi aklıma..Demekki Burak evdeydi hala.Kapıyı
çaldım.Uzunca çaldım kimse açmıyordu, seslendim.Tuhaf..Gözümle
gördüm.Acaba başka birine gelme olasılığı var mıydı Nazlı’nın? Neden sonra
yangın merdivenleri geldi aklıma.Dışarı çıkıp arkaya dolandım.Merdivenlere
yönelmiştim ki otoparktan bir arabanın çıktığını farkettim.Bu Burak’ın
arabasıydı.Nazlı da yanında oturuyordu.Aceleyle çıkıp gittiler.Beni
görmediler.Seslendiğimi işitip kaçmaya çalıştılar anlaşılan.Öylece kaldım,
merdivenlere oturup bir sigara yaktım hissetmeden,büyük bir
farkındasızlıkla..Hiçbir soru düşmüyordu aklıma, aldatılmışlığıma
dair.Nedeni,nasılı,nezamanı,Nazlı’yı öylece bıraktım.Sigara içmeye devam
ettim.Çektiğim her nefes,içimde burgu yapıyor,bulandırıyordu
içimi.Ağırlaştı zaman.Bir kaçtanesini tükettim.Evden çıkarken Burak’ın
paketini almıştım.Nasılsa ben gelmeden uyanmıyacak,sigara içmeyecekti.

Akşama dek dolaştım.Sonra tanıdık bir bara gidip birkaç bir şey içmek
geldi aklıma.Çünkü cebimde para yoktu.Tuhaf, içimden hiçbir konuşma
yükselmiyordu.Ansızın falcı kadının söyledikleriyle karşıkarşıya kaldığımı
hissettim.İhanet..Bir sevgilinin ve bir arkadaşın ihaneti.İki ihaneti
birden yaşıyacağımı söylememişti oysa.Kendi kendime güldüğümü farkedince
utandım.Sebepsiz geldi utanışım.Utanılacak bir şey değildi
gülmek.Utandığım şey gülmem değildi zaten.Aldandığımı farkedememek
utandırmıştı beni.Bar sahibi arkadaşıma içtiklerimi daha sonra ödeyeceğimi
söyleyerek devam ettim.

Günlerce eve, ona gitmedim,aramadım.Hem işin en kötü yanı o da beni
aramamıştı.Durumun, tekrarlanarak aynı göstergenin kadranında budaklanması
ya da eski bir kule gibi tüm inadıyla ve ihtişamıyla boy göstermesi,tüm
sinirlerimi altüst etmiş,artık iyiden iyiye sigara içmeye başlamış
bulunuyordum.Kış kendini göstermiş,kimseyi umursamadan tekrarlıyordu
kendini.Bense,öylesine yorgun duyuyordum ki kendimi.Ne yazı yazmayı
becerebiliyor ne de tek kelime okuyabiliyordum.Ama nedeni ne Burak,ne de
Nazlı’ydı.Birlikteler miydi hala onu dahi bilmiyordum.Bilmek
istememiştim.Ben kendi kendime ihanet etmiştim asıl.Tüm varlığımla Burak’a
teslim olduğumdan.Onun çevresi,onun banka işleri,onun yalnızlığı,onun
arkadaş partileri,onun sevdiği kitaplar,onun izlemek istediği filmler,onun
aile toplantıları…Asıl ihanet buydu işte.Kendimi unutarak ve doğrusu
unutmak isteyerek ihanet etmiştim kendime.Kimseyi suçlayamazdım kendimden
başka.Kendimi de artık…

Esrarengiz sokak

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Alacakaranlığın sonlarına doğru sokağa sis hakim oldu. Gündüzün gürültülü sesleri yerini derin bir sessizliğe bıraktı. Karanlık ağırlaştıkça kuru soğuk donduruyordu. Sıcaklık birden 0 derecenin altına indi. Sokağın biraz uzağındaki caddenin cıvıl cıvıl hareketliliğine rağmen, o taraftan bu tarafa geçmeye kimsenin cesareti yetmiyordu. Bu cesaretsizlikleri belki kıyıda köşede bekleyen hırsız, ayyaş nedeniyleydi fakat, hırsız ve ayyaşı da korkutacak başka şeyler de vardı. Sokakta in cin top oynuyordu.

Aşağı doğru eğimlenen evler, barakaları andırıyordu. Pencereler kırık dökük, bahçelerindeki bataklıklar, neredeyse yıkılma noktasındaydı. Topu topu 3-4 ev vardı geniş sokağın içinde. Toprak yolları bir aracın geçmesiyle toza boğuluyordu. Sokağın başında, adını gösteren levha vardı, ok olan tarafındaki çivisi düştüğünden, ok aşağıya dönmüştü, rüzgar nedeniyle sallanıp duruyordu. Birçok rivayet söylenmişti üstüne ama çoğunda inanılmayacak şeylerdi. Yaşlı bir kadın gece yarısı geçerken evlerden sesler geldiğini söylemişti, kimse inanmamıştı fakat o andan sonra o sokağa da kimse uğramamıştı. Osmanlının kıyıda kalmış eski evleri, biraz ilerideki günümüz evlerinden çok uzaklardaydı sanki.

Elektrik direğindeki kablolar parçalanmıştı, sokak lambası yanmıyordu, neredeyse sağlam bir tek kaldırımları kalmıştı.

Sokağın canı olsaydı, heralde üzgün olurdu, “Ah” derdi, “nerede o eski günler, yüzyıllar önceki cıvıl cıvıllığı, şu dört evde oturan insanlar, kalabalık aileler. Gündüzün hareketli saatleri, gecenin güzel oyunları, pırıl pırıl evler şimdi ne haldeyim” derdi heralde. Köşeye itilmişti sanki, kentin dibinde kalmıştı.

Sokağın ilerisindeki caddeden ilerleyen bir kamyonet ön tarafta üç kişi sıkışmış, arkada da bir evin yükü vardı. Eşyalar birbiri üstüne düzensizce serpilmişti.

“Hey çek ayağını, ayağımı ezdin” dedi ortadaki adam.

“Haa! Pardon” diyerek ayağını çekti sağdaki adam.

Şoför: “Yahu geç kalacağız baya, şimdi bizim Bursa’yı geçmiş olmamış gerekti, oysa daha nerelerdeyiz.”

“O halde daha hızlı git, görmüyor musun yollar bomboş.” dedi ortadaki, iki kişiye oranla oldukça kısa olan adam.

“İstesem uçarak gideceğim de, yük çok ağır, hızlanamıyorum. Motordan sesler geliyor.”

“İyi” dedi ortadaki adam, “O zaman dal şuraya da kestirmeden gidelim bari.”

“Oranın kestirme olduğunu nereden biliyorsun ki” dedi şoför.

“Bilmem. Tahmin ettim” dedi ortadaki. “Ahh!” diye bağırdı tekrar “yahu kaç defa söyleyeceğim çek şu ayağını.”

“Haa! Pardon” dedi sağdaki adam.

Kamyonet caddeden ayrılarak sağdan toprak yola girdi. Şeytanların bile uğramadığı, herşeyin yıkık dökük olduğu uzun bir yola girmişlerdi.

“Yollar amma da bozuk” dedi şoför. Araç sallana sallana gidiyordu. Bazen taş parçalarına çarpıp iyice bir sendeliyordu. Motor da zaman ilerledikçe daha çok “imdat” diye bağırır gibiydi.

“Ne diye bizi buraya soktun” dedi sağdaki. Ortadaki ses çıkarmadı. Saatine baktı 22.20 “iyice geç kaldık” dedi ortadaki. “Adam da iyice uyarmıştı geç kalırsanız paranızı keserim diye.”

“Keşke birahaneye gitmeseydik” dedi şoför. Bir müddet sessizlik oldu. Kamyonet uzun yolu bitirince, sokağın önünde, sallanan levhanın biraz gerisinde durdu. “Neden durdun” dedi ortadaki, “Hadisene”.

“Yahu biz yanlış gidiyoruz. Bu sokağın çıktığı yerin neresi olduğunu bile bilmiyoruz. İyice yönümüz şaştı.”

Bu sırada arabanın motoru bir “ohh” çekti.

“Hep senin sivri zekan nedeniyle oldu” dedi sağdaki, ortadakine bakarak. “Bir sürü kestirmeye soktun bizi, sonunda kaldık armut ağacı gibi”.

“Tamam tamam” dedi ortadaki, “geri dönelim o halde, hadi caddeye geri dönelim”.

“On dakika boşuna geldik” dedi şoför. “Neyse hadi gidelim o halde”.

“Sis de iyice bastırdı” dedi şoför, “Yahu nedir başımıza gelen”. Kontak anahtarlarını çevirdi, Motordan tirenin giderken çıkardığı ses gibi bir ses geldi. Şoför tekrar denedi bu sefer daha değişik sesler gelmeye başladı.

“Galiba itmeniz gerekecek” dedi şoför. Sağdaki kapıyı açtı, inince ortadaki de peşinden dışarıya çıktı.

“Üf” dedi ilk çıkan, “Ne biçim soğuk var”.

“Ben de üşüdüm” dedi sonraki, daha kısa boylu olanı.

“Ne biçim sis bu be. Hiç böylesi bir sis de görmemiştim” dedi kısa olanı.

Aracı itmeye çalıştılar. Yavaş yavaş ağaç ilerlemeye başladı. Şoför, eğimli sokağa doğru direksiyonu kırdı ki ağaç daha rahat çalışabilsindi. Araç yavaş yavaş hızlandı, arkadakiler itmeye devam ediyorlardı. İyice hızlanınca arkadakiler bıraktı itmeyi, kamyonet hızla gitmeye başladı fakat motor çalışmıyordu. Sokağın eğimiyle birlikte hızı iyice arttı. Arkadakiler oldukları yerde durmuş aval aval kamyonete bakıyorlardı.

Şoför frene basıyordu fakat frenler tutmuyordu. Araç hızla aşağıya doğru ilerledi. Sis ağır olduğundan, kamyonet gözden kayboldu. Arkadakiler ne yapacaklarını şaşırmışlardı.

“Kamyonet nereye gitti” dedi kısa olanı.

“Bilmem ki” dedi uzunu.

“Gidip bakalım mı”

“Boşversene, kimbilir hangi cehenneme gitmiştir. Bu sokağın sonu görünmüyor.”

“Eee ne yapacağız” dedi uzunu.

“Bilmem ki” dedi ötekisi, saatine baktı, 11′e 20 dakika vardı.

“Bu iş pek hayırlı değil” dedi kısası, “en iyisi mi geri yürüyelim, şoför başının çaresine bakar.”

“İyi o halde, caddeye kadar epey yol var ama”.

“Olsun” dedi kısası, “buraya girmektense yarım saat yürürüm.”

Yavaş yavaş sokağın başından ayrıldılar. Sislerin içinde hem soğuktan hem de heyecanla karışık korkudan titreye titreye yollarını tuttular.

Saat 23.00′de sis iyice hakim olmuştu artık. Neredeyse göz gözü göremeyecek kadar ağırdı hava. Tam 23.00′de dört evden de saat çanları duyulmaya başlandı. Hayatın var olduğunu gösteren belirtilerdi sanki. Evlerin bahçelerinde bulunan bataklıklardan kurbağa sesleri gelmeye başladı. Köpekler uluyordu, sesler artıyordu, evlerden bağırışlar geliyordu. Sokakta göz gözü görmüyordu ama, gürültü birden patlak vermişti.

Eşyalar canlanmıştı sanki, kıpırdanmalar, bağırışlar bütün sessizliğin öcünü alıyordu. Bu gürültü karşısında, baygın kamyonet şoförü kendine geldi. Kamyonet kaldırıma çıkmış, bir evin bahçesine girmiş ve yan yatmıştı. Zar zor kendini doğrulttu. Diğer kapıdan yukarı attı kendini, sonra tekrar eski yerine döndü, “Nerdeyim, bu gürültüler de neyin nesi” diye söylendi kendi kendine, biraz sakinleşti. Evden “onu bana atma” diye bağırış geldiğini duydu. Sonra da bir şey atıldı ve gürültülü bir demir sesine benzer ses çıktı. Şoför olduğu yerde durmakla çıkmak arasında bir tereddüt içinde kaldı. Yakınındaki bataklıktan gelen kurbağa sesleri canını sıkmaya başlamıştı.

“Yeter! Daha fazla kalamam” deyip tekrar diğer kapıdan kendini dışarı attı. Arabanın arkasına geçip eşyaların arasında kendini sakladı.

“Sabaha kadar beklerim” deyip endişeyle sesleri dinlemeye başladı. Beklemekle saat bir türlü geçmek bilmiyordu, merak içindeydi, kenardaki aracın arka kısmını örten bezi yırtarak bir delik açtı. Evi gözetlemeye başladı. Hiçbir ışık yoktu. Fakat gürültüler devam ediyordu. Bir ses duydu, baya tedirgin oldu.

“Şu araba da neyin nesi”.

Birden ortalığı sessizlik kapladı. Şoförden soğuk terler boşalmaya başladı. Bataklıktan kurbağa sesleri gelmiyordu artık. Birkaç ayak sesi duydu. Kapı eşiğindeki merdivenlerden iniyordu.

Şoför delikten o yöne baktı, sadece bir ışık gördü, başka da bir şey görünmüyordu. Evden piyano sesleri gelmeye başladı. Şoförün bakmasıyla ışık aniden söndü, piyano sesi de kesildi. Hiçbir şey görünmüyordu şimdi. Şoför bir müddet sonra baygınlıkla karışık uykuya daldı.

Sabahın gizemli aydınlığı, birbirleriyle haberleşen kuşların cıvıltılarıyla şoför kendine geldi. Eşyaların arasından sersemlemiş şekilde sıyrıldı. Boynunda bir ağrı vardı. Yan yatmış kamyonetten dışarı çıktı. İlerki caddede oturan 9-10 çocuk bu sokağı kendilerine mesken tutmuş oynuyorlardı.

Şoför, kapı eşiğinden içeri girdi. Evin hertarafı kırık döküktü. Yerler toz içinde, pencereler inmiş, kapılar delik deşik, eşyalar kullanılamaz haldeydi. Merdivenlerden bir üst kata çıktı, alttaki kattan bir farkı yoktu. Saat durmuştu. Dışarıda oynayan çocuk sesleri oraya kadar geliyordu. Adam kendi kendine, “bu ev onarılıp çok güzel kalınır burada”. dedi. Sonra merdivenlerden alt kata indi ve dışarı çıktı. “Neyse, kamyoneti daha sonra çıkarttırırım” diyerek bahçe kapısından dışarı çıktı ve caddeye doğru yürümeye başladı. Yaşadıklarına bir anlam verememişti ancak fazla umursamamıştı da.

Hava kararmaya başlayınca çocuklar sokağı terketti. Sokak yine eski yalnızlığına bırakıldı. Alacakaranlığın ardından oluşumlar yavaş yavaş başlıyordu. Dört evin bahçesindeki bataklıklardan tek tük kurbağa sesleri gelmeye başladı. Evlerin saatleri daha çalışacak enerjiyi elde edememişlerdi ama birkaç saat sonra deli gibi ibreler dönmeye başlayacaktı. Evdeki tozlar eşyalardan sıyrılmaya başladı, evde bir düzen beliriyordu.

Saatlerin üst kenarlarında daha %10 oluşumunu tamamlamış iki göz kapağı seçilebiliyordu.

Sokak eski gece hayatını, hareketliliğini arıyordu.

En büyük fırsatlar

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

On bir yaşındaydı ve New Hampshire gölünün ortasındaki adadaki evlerinde ne zaman eline bir fırsat geçse hemen balığa giderdi.

Levrek avı yasağının kalkmasından bir gün önce, babasıyla akşamın ilk saatlerinde küçük güneş balıklarından yakaladı. Sonra oltasına yem takıp, oltayı fırlatma talimi yaptı. Yem suya değdiği zaman gün batımında suda altın haleleler oluşturmuş, daha sonra gölün üzerinde ay doğmuştu.

Oltasının hızla çekildiğini hissedince, oltaya büyük bir balık geldiğini anladı. Babası oğlunun balığı çekişini hayranlıkla izledi.

Çocuk sonunda yorgun düşen balığı sudan çıkardı.O
güne kadar gördüğü en büyük balıktı, ama henüz av yasağının kalkmasına saatler kalmış olan bir levrekti. Baba oğul güzelim balığa baktılar, pulları ay ışığında ışıl ışıl parlıyordu. Babası bir kibrit yakıp saatine baktı.Saat on olmuştu. Av yasağının bitmesine daha iki saat vardı.Once balığa, sonra oğluna baktı.

” Suya geri bırakman gerekiyor, oğlum, ” dedi.

” Baba! ” diye itiraz etti çocuk ağlamaklı bir sesle.

” Başka balıklar da var, ” dedi babası.

” Ama hiçbiri bunun kadar büyük değil , ” dedi çocuk.

Göle şöyle bir göz attı. Gölde hiçbir balıkçı teknesi yoktu. Babasının yüzüne baktı bu kez.Kendilerini hiç kimsenin görmemiş olmasına, kimsenin ne balığı yakaladıklarını bilmesinin
olanaksız olmasına karşın, babasının sesinden bu konuda hiçbir ödünç vermeyeceğini anlamıştı.Oltanın ucunu balığın ağzından çekti ve balığı gölün karanlık sularına bıraktı. Balık suya düşer düşmez, şöyle bir çırpındı ve gözden kayboldu. Çocuk bir daha bu kadar büyük bir balık tutamayacağından emindi.

Bu olay bundan tam otuz dört yıl önce oldu. Bugün o çocuk New York City’nin ünlü mimarlarındandır.Babasının küçük evi hala o adadadır. Oğlunu ve kızlarını hala o adadaki küçük eve balık tutmaya götürür.

Çocuk haklıydı. Bir daha o kadar büyük bir balık tutamadı. Fakat ahlaki değerler konusunda bir ikilem
yaşadığı zaman hep o balığı gözünün önüne getirir. Babasından öğrendiği gibi ahlaki değerler doğru ile yanlışın ne olduğu konusunda çok basit bir konudur. Güç olan yalnızca ahlaki değerlerin uygulanabilmesidir. Birileri görmediği zaman da doğru olanı yapabiliyor muyuz? Evet, küçüklüğümüzde bizlere balığı suya geri bırakmak öğretilseydi, doğru olanı yapabilirdik. Çünkü gerçeğin ve doğrunun ne olduğunu öğrenmiş olurduk.

Doğru olanı yapma kararı belleklerimizdeki canlılığını hiçbir zaman yitirmez.Bu anıyı dostlarımıza ve torunlarımıza göğsümüz kabara kabara anlatırız.

Düzene karşı çıkıp, fırsatlardan yararlanmak değil, doğru olanı yapmaktır önemli olan.

Eksik hayatlar

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Hiç aşık olamayanlar aşık olabilenlere göre bir çok şeyi eksik yaşarlar. Ama bence en dokunaklısı , hayatı algılama biçiminin değişebileceği gerçeğini fark etmeden yaşayıp gitmeleridir. Öncelikler sıralamasının alt üst olabileceğini hiç bilememek bir eksikliktir. Dehşetli bir korkuyu ve dehşetli bir korkusuzluğu yan yana hiç yaşamamış olmak da öyledir ama , ölümün bile korkutucu olmayabileceği gerçeğini farkına varamamak, asıl o , epeyce yoksullaştırır hayatı… Aslında aşık olamayanların “eksik yaşama ” listesi hayli zengindir ama benim en fazla ilgimi çeken, “bekleme”nin onların hayatında bütünüyle farklı bir anlam taşımasıdır. Hiç aşık olmamış biri, “beklemek” nedir bilmez çünkü ! Kaygı içinde beklemenin büyüsünü hiç tatmamıştır en küçük bir gecikmenin yaratabileceği iç fırtınaların gücünden habersizdir ve yaklaşmakta olan kederleri hissederek birgün ama büyülenmiş gibi kıpırdamadan beklememiştir hiç… Bütün ihtimalleri abartarak beklemenin yarattığı duygu karmaşasını da bilemez tabii… En sözüne sadık, en dakik aşığı bile beklerken nasıl endişe duyabileceğini, bekleyişin arkasındaki sonsuz haz ihtimalini, korkuların, umut ve umutsuzlukların saklı olmasının ne demek olduğunu hiç anlayamaz, aşık olmayanlar, ama aşık olanlar bekler… Ve beklerken oda beklemeyen insanları anlamaz hiç… Tıpkı beklemeyenleri onun gerginliğini anlamadıkları gibi aşık olan için beklemek onun gerçeğidir, bekleyişinin dışındaki herşey onun gerçeğiyle çelişir. Çevresi ile ilişkisi kesilir, sesler usulca uzaklaşmaya başlar, bekleyişi ile arasına girebilecek herşeyden kaçınır. Bekleyişinin tadını çıkarabilmek için dış dünya ile bütün ilişkisini koparır. Peki hangisi daha çekici gelir size? Bekleme böyle kaygılı ve ağır yaşansa bile, ardından, bütün düğümleri çözebilecek tutkulu bir beden tarafından kurtarılma ihtimalimi daha çekici, yoksa, hayatın bu cömert bağışını ret ederek aşksız ama kaygısız beklemesiz yaşamak mı ? Hiç aşık olmamak; hiç beklememek,hiç aşk acısı çekmemek demek. Atilla İLHAN ‘ın dediği gibi” İnsan sevdiğini bırakmaz ,sevmek bırakır insanı ” bazen !

Dürüst yaşam

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Bir zamanlar herkesi hırsız olduğu bir ülke vardı. Geceleri herkes bir fener ve levye ile silahlanıp komşularının evine girerdi.Tan ağarırken çuvalını doldurmuş geri döndüğünde kendi evinin de soyulmuş olduğunu görürdü.Böylece herkes uyum içinde yaşardı , kimsenin durumu çok kötü değildi. Biri birini , o öbürünü soyar, böylece son insana kadar gelinir , sonuncu da o birinciyi soyardı.Bu ülkede ister sat , ister al sahtekarlık demekti. Hükümet insanlardan çalmak için kurulmuş bir suç örgütüydü , insanlar da bütün zamanlarını hükümeti aldatarak geçirirlerdi. Yaşam hiçbir sorun çıkmadan sürüyordu ; orada yaşayanlar ne zengindiler ne de yoksul.Sonra bir gün – nasıl olduğunu kimse bilmiyor – dürüst bir adam çıkageldi. Geceleri çuvalını alıp hırsızlık etmek için dışarıya çıkmak yerine evde oturuyor , piposunu tüttürüp roman okuyordu. Hırsızlar oraya gelip de ışık görünce geriye dönüyorlardı.Ama bu böyle gitmedi. Dürüst adama böyle rahat bir hayat yaşamakla havanın ona göre hoş olabileceğini , ama kimseyi çalışmaktan alıkoymaya hakkı olmadığını söylediler.Evde oturduğu her gece bir aile aç kalıyordu. Dürüst adam verecek yanıt bulamadı. O da tuttu tan yeri ağarana kadar geceyi dışarıda geçirmeye başladı , ama hırsızlık etmeye eli varmadı. Dürüsttü işte o kadar Köprüye kadar yürüyor , altından suyun akışını izliyordu. Sonra evine geliyor evini soyulmuş buluyordu. Bir hafta geçmeden dürüst adamın beş parası kalmadı , yiyeceği tükendi ; ev soyulup soğana çevrilmişti. Ama kendinden başka kimseyi suçlayamazdı. Sorun dürüstlüğüydü ; düzeni alt üst etmişti. Karşılığında kimseyi soymadan kendini soymalarına izin vermişti. Böylece her sabah birisi geri döndüğünde evini soyulmamış buluyordu – dürüst adamın bir gece önce soyması gereken ev- Çok geçmeden evler , evleri soyulmayanlar kendilerinin öbürlerinden daha zengin olduklarını gördüler elbette , onun için çalmak istemediler , öte yandan dürüst adamın evini soymaya gelenler elleri boş döndüler , yoksullaştılar.Zenginleşenler köprünün üzerinde dürüst adama katılmaya , onunla birlikte akan suyu seyretmeye başladılar. Bu karışıklığı daha da arttırdı. Zenginleşenlerin de , yoksullaşanların da sayısı arttı. Bu kez zenginler geceleri köprünün üzerinde geçirirlerse yoksullaşacaklarını gördüler. ” Neden yoksullara biraz para verip bizim için çalmalarını sağlamıyoruz ” diye düşündüler.Sözleşmeler imzalandı. Maaşlar yüzdeler belirlendi. Her iki tarafta pek çok sahtekarlıklar yaptılar elbette ; insanlar hala hırsızdılar. Ama sonuçta zenginler daha zengin , yoksullar daha yoksul oldular.Zenginlerin bir kısmı öylesine zenginleştiler ki , artık çalmaları ya da kendileri için çaldırmaları gerekmiyordu. Ama çalmayı bırakırlarsa çok geçmeden yoksullaşacaklardı ; yoksullar bunu sağlardı.Onun için yoksulların en yoksullarına mallarını öbür yoksullardan korumak için para verdiler. Böylece polis kuvvetleri kuruldu , hapishaneler açıldı. Dürüst adamın oraya gelişinden birkaç yıl sonra kimse çalmaktan , soyulmaktan söz etmez oldu , artık yalnızca ne kadar zengin ya da yoksul olduklarını konuşuyorlardı. Gene de bir miktar hırsız kalmıştı.Bir de dürüst olan o bir tek adam vardı , o da zaten çok geçmeden açlıktan öldü.