Sevgili ara , Sevgili bul , Cinsel Sohbet , Aşk Video , Aşk Oyun , Aşk Resim , Aşk şiir , Aşk Hikaye , Aşk Söz , Astroloji

Görevli

Eklenme tarihi Eyl 11 2010

ilkokul yıllarındayken çocuklara ödünç olarak okumaları için kitap dağıtan kuruluşa öğretmen çocukları beşli guruplar halinde gönderiyordu kimliklerinide yanlarına almalarını,aksi taktirde ödünç kitap alamayacaklarını söyleyerek.sınıf listesindeki sıraya göre gidilecekti çocuk ikinci guruptaydı.sıranın kendi grubuna gelmesini sabırsızlıkla bekledi nihayet o gün gelmişti.büyük bir heyacan ve gururla görevlinin yanına geldi kitap verecek kişinin gözlerinin içine bakarak bir şeyler söyleyecekken görevli kişi hiç ilgilenmedi onunla görmemezlikten geldi. diğer dört arkadaşına kimliklerini alarak kitaplarını verdi sıra ona gelince görevliye kimliğinin olmadığını fakat kitabı tekrar getireceğine dair söz verdiysede görevli bunun mümkün olmayacağını yarın kimliğiyle gelip kitabı alabileceğini söyledi çocuk buna çok bozuldu üzüldü akşam eve gitti yemekte çocuk babasına kızgın bir ifadeyle bakıyordu konuşmaya başladı baba; bak oğlum hayatta hep işinin gereğini yap sana bir görev verildiğinde onu mutlaka kuralları çerçevesinde uygula diğer insanlara ve kendine olan saygın için karşındaki senin öz evladın olsa dahi al şu kimliğini yarın getir bana, sana istediğin kitabı vereyim oğlum ve babana güvenip sakın kitabı yıpratma orda ben senin baban değil, sadece kitap dağıtan bir görevliyim….(bu olayı ilkokul 5.sınıftayken yaşamıştım.babam bana iyi bir ders vermişti o zaman)”

Gitarcının aşkı

Eklenme tarihi Eyl 11 2010

Sabah erkenden gitarını alıp evden çıktı…posta kutusu boştu gene. Yoo, hayır. Beyaz birşeyler vardı. Kalbi hızla çarparken, kutuyu açıverdi.Elektrik faturası gelmişti…hem de herzamankinden “hoş” bir miktarda…Başka birşey olmadığını bildiği halde, gene kutunun içine bakti…Boş…Dışarısı, ne soğuk ne de sıcak…kapalı bir havaydı.Yağmur yağmaması için dua etti…şemsiye evde kalmıştı ne de olsa…Karşıya geçmek için trafik lambalarının yanında durdu…önünden son sürat geçen araba, bütün çamuru sıçrattı…en sevdiği siyah pardesüsü de batmıştı…karşıya geçti.Karnı açtı…Her pazar sabahı uğradığı cafe’ye gitti…”tadilat nedeniyle kapalıyız” yazısını okurken, gülümsedi…aklına mezar taşına yazılabilecek bir şey geldi “Tadilat nedeniyle oldu… açlıktan “… neyse dedi kendi kendine” o kadar da aç değildim”…sonra bi yerlerde yerim diye düşünerek yürümeye başladı. Derken yanından geçen bir grup çocuk, ona sertçe çarptı. Yere yığıldı. Karşısında, evin balkonunda oturan bir grup genç kız, gülüyorlardı…ona gülüyorlardı… Ayağa kalkarken, cebindeki bozuklukların düştüğünü farketti. Herbiri ayrı bir yöne yuvarlanıyor… çatlaklardan, deliklerden düşüp kayboluyordu.Parası da gitmişti.Bi gitarı, bi de canı vardı…Yemek yiyecek,eve gidecek parası kalmamıştı…yorgundu. Mektup yazmayan, arayıp sormayan, çok sevdiği o kızla bir zamanlar gittikleri parkı hatırladı…orada küçük çocuklar bileklik, kolye gibi hediyelik eşya satarlar…müzisyenler maharetlerini gösterir, para kazanır,kızlara hava atarlardı…Parktaki o eski nese kalmamıştı.Yolun kenarına geçti. Elindeki gitar çantasını yere koydu.

Gitarını çıkarıp, o “en” hüzünlü besteyi çaldı…sonra, o kıza bestelediği parçayı…ve bir başkasını…ve bir başkasını…çaldı…çaldı. Kulağına gelen takırtı sesleriyle kafasını kaldırdı. Gitar çantasına para dolmaya başlamıştı. Sonra, neşeli bir parça çaldı…para geldikçe,şarkılar daha bir hareketli, daha bir neşeli oluyordu…Güneş batmaya başladı… İleride zabıtalar göründü…daha fazla kalamazdı orada.Gitarı çantaya koydu ve kalktı…eve gidecek, yemek yiyecek parası vardı… belki kirayı hala veremeyecekti, bu ay…ama, hiç değilse düşürdüğünü karşılıyordu bu miktar…

Derken yağmur başladı…Eve daha çok var, diye geçirdi içinden. Ne zordu hayat!Yağmur altında yürümeyi severdi…ama yalnızken değil.Yalnızken,daha bi ağır yağıyordu sanki yağmur…Daha bir soğuk… Eve vardığında, kuşu öterek karşılamadı onu…sessizlik dolu ev, o an ürpertti…kafesin yanına gittiğinde, minik kuşu kafesin tabanında yatıyordu hiç kıpırdamadan…öylece…”ölüm” dedi…”sürprizleri seviyor” Islak giysilerini çıkardı…kuş gibi o da ölecekti, bu sefil hayatta.

Gitar çantasını açtı, kalan bozuklukları almak için. Arada beyaz bir kağıt gördü…Açar açmaz, yazı tanıdık geldi…o beyaz ellerin yazdığı notu okurken, önce heyecanlandı, sonra üzüldü…Notta: Demek hala bizim parçamızı çalıyorsun…ve yine çok hüzünlü bir şekilde. Beraber aldığımız kuşları hatırlıyor musun? Bendeki bu sabah öldü…ayrılığa dayanamadı herhalde…ama, biz insaniz, dayanabiliriz degilmi? Yarın gidiyorum bu şehirden…kendine iyi bak…hoşçakal! Anladı o an, işlediği hatayı…ne kadar da bencil olmuştu bugüne kadar. O bu şehirdeydi…ve hiç aramamıştı…o arar diye. Şimdi aynı şehirde bile olmayacaklardı. Gün batışını aynı anda izleyemeyecek, aynı ortamda aynı havayı solumayacaklardı…ama, o da affetmezdi ki…yoksa eder miydi?Dal rüzgarı affeder, ama kırılmıştır bir kere, diye geçirdi içinden…Kapı çaldı…ne de çok istedi o an için, kapıdakinin o olmasını…Bu nedenle açmadı kapıyı…o umudu taşımak istedi hep içinde…sonra uykuya daldı…uyanmamak üzere…

Gerçek dostluk

Eklenme tarihi Eyl 11 2010

Mevlana ve bir öğrencisi, dostluğun ve arkadaşlığın konu edildiği bir söyleşiden çıkmışlar, yolda birlikte yürüyorlardı. Biraz ileride yolun
kenarında, iki köpeğin koyun koyuna sokulmuşlar, birlikte uyumakta olduklarını gördüler. Öğrencisi, biraz önceki söyleşinin de etkisi altında
kalarak, bu görüntü karşısında çok duygulandı ve bu duygusunu Mevlana ile paylaşmak istedi:

“Efendim şu manzaraya bakın” dedi. “Ne denli yüce bir ders alınacak dostluk örneği, değil mi?”

Mevlana, öğrencisinin bu heyecanı karşısında hafifçe gülümsedi ve kişisel çıkarların nice dostlukları yakıp kül ettiğini anımsattıktan sonra ona, unutamayacağı bir ders verdi:

“Evlat, sen onların arasına bir kemik atıver de, bak o zaman gör dostluklarını” dedi.

“Bir dostluk, kişisel çıkar karşısında unutulmayacak denli sağlamsa, ancak o
durumda bir değer ifade eder ve ancak o zaman onun adına ‘gerçek dostluk’ denilir.”

Sezen Aksu Farkındayım

Eklenme tarihi Ağu 29 2010

Paylaşılan video


Iyi seyirler..

Sezen aksu belalım

Eklenme tarihi Ağu 29 2010

Paylaşılan video ” Belalım ”

Iyi seyirler..

Sezen aksu Bir çocuk sevdim

Eklenme tarihi Ağu 29 2010

Paylaşılan video ” Bir çocuk sevdim ”


Iyi seyirler..

Gadsby’s Oteline İnen Adam

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

67 yılının kış mevsiminde, şakacı dostum Riley ile Washington’da gazete muhabirliği yaptığımız sırada Pennsyavania avenüsünden doğru geliyorduk. Vakit gece yarısına kayındı. Müthiş bir kar fırtınası etrafı kasıp kavuruyordu. Bir sokak lambasının altına varınca, güçlükle yürüyerek karşı taraftan gelen bir adam gördük. Bu adam birden duruvererek:

Ne talih! Siz mister Riley’siniz, değil mi? Diye haykırdı.

Riley, gayet serbest tavırlı ve Cumhuriyet sınırları içinde sinirlerine herkesten fazla hakim bir adamdı. O da durarak karşısındakini tepeden tırnağa süzdükten sonra:

Evet, ben mister Riley’im. Beni arıyordunuz öyle mi? Diye sordu.

Adam neşeli bir çehre ile:

Evet, sizi aramaktan başka bir şey yapamıyordum. Burada karşılaşmamız havsalaya sığmayacak bir şans benim için. Adım Lykins’tir. San Fransisko ortaokulunun öğretmenlerindenim. Şehrimiz posta şefliğinin münhal olduğunu haber alır almaz bu göreve adaylığımı koymaya karar verdim. İşte, bu sebeple buradayım… dedi.

Riley, alçak sesle cevap verdi:

Evet, mister Lykins, dediğiniz gibi buradasınız. O memuriyeti elde ettiniz mi?

Henüz elde ettim diyemem ama, şimdiden ona yakın bir neticeye yaklaştım sanıyorum. Bir dilekçe yazarak kenarını Eğitim bakanlığı başmüfettişliğine ve sıra ile öteki öğretmen arkadaşlarıma imza ettirdim. Sonra dilekçemin arkasını, faydası olur, diye, San Fransisko’da beni tanıyan iki yüz kadar vatandaşa da imzalattım. Sizin yardımınızı da sağlamayı düşünüyordum. Benimle Pasifik vilayetleri dairesine kadar gelmenizi rica edecektim sizden. Zira bu tayin işini hemen bitirip evime dönmek arzusundayım.

Riley, – onun konuşma tarzına alışmamış bir adam için – hiçbir istihza kokusu sezdirmeyen bir sesle:

İşiniz o kadar acele ise Pasifik dairesine bu geceden gitsek nasıl olur? dedi.

Bu geceden mi? Oh, çok muvafık! Yatağa girmeden önce kat’i bir vakit almak elbette işime gelir. Sağda, solda sürtüp israf edecek vaktim mi var benim! Ben bir düzüye çene çalan soydan değilim. Ben iş başaran soydan bir adamım.

İş başarmak için de tam uygun yerde bulunuyorsunuz, vallahi! Ne vakit geldiniz Washington’a?

Bir saat önce.

Ne vakit bu şehirden ayrılmak niyetindesiniz?

Yarın akşam New York’a dönmek, ertesi sabah da San Fransisco yolunu tutmak kararındayım.

Demek öyle!… Yarın ne yapmayı düşünüyorsunuz?

Ne yapmayı mı? Ne yapmayı olacak. Pasifik dairesi memurlarından bir heyeti yanıma alıp dilekçemle Cumhurbaşkanını görmeye gideceğim ve kendimi bu münhal memuriyete tayin ettireceğim. En kestirme yol bu değil mi?

Evet, çok doğru… Sonra ne yapacaksınız?

Öğleden sonra, saat ikide senatonun icra kolu toplanıyor. Tayinimi tasdik ettireceğim. Yapılacak işin bundan ibaret olduğu fikrinde değil misiniz?

Riley düşünür gibi bir tavır takınarak:

Evet… Evet… dedi. Yerden göğe kadar hakkınız var. Ondan sonra, akşam trenine atlayarak New York’a hareket edeceksiniz, ertesi sabah da sizi San Fransisco’ya ulaştıracak nehir vapuru için bilet alacaksınız…

Evet, öyle… Tastamam…

Demek, bir veya iki gün daha kalamıyorsunuz burada?

Şaka mı ediyorsunuz, kuzum? Nasıl kalabilirim? Gittiğim yerde bacağımı uzatarak gel keyfim gel kurulup oturmak bana göre değil. Hiç öyle adetlerim yoktur. Etrafta başı boş dolaşmaktan da hoşlanmam. Ben iş başaran soydan olduğumu söylemedim mi size?

Fırtına gittikçe azıtıyordu. Lapa lapa yağan karlar havada şiddetle savrulup duruyordu. Riley, esaslı bir şeyler düşünüyormuş gibi bir iki dakika sustuktan sonra başını kaldırarak:

Vaktiyle Gadsby’s Oteline inen yolcunun hikayesini hiç anlattılar mı size? Diye sordu. Görüyorum ki anlatmamışlar…

Mister Lykins’in sırtını demir parmaklığa dayadı, parmağını düğme iliğine geçirdi, keskin bakışlarıyla da onu bulunduğu yere çiviledikten sonra, fırtınanın bir düzüye bizi tarkatladığı soğuk bir kış gecesinde bulunmuyormuşuz gibi sükunetle hikayesine başladı:

O adamın başına gelenleri anlatayım size. Vaka Jackson zamanında geçiyor. Gadsby’s o devrin en lüks oteli imiş. Bu adam, bir sabah, saat dokuz sularında, zenci bir sürücünün kullandığı dört beygir koşulu muhteşem bir araba ile Tennesee’e çıka geliyor. Yanında pek sevdiği, güzelliği ile koltuklarını kabartan bir de köpek var.

Araba Gadsby’s önünde durunca otel sahibi ve katibi ile bir sürü meraklı koşuşarak kerli ferli yolcuyu büyük saygı ile karşılıyorlar, valizlerini taşımak, beygirleri ahıra çekmek istiyorlar. Fakat, yolcu, “Lüzum yok” diyerek reddediyor, arabacısına beklemesini tembih ediyor. Bir şey yemeye bile vakti yokmuş. Hükümetten alacağı bir para varmış da çabucak Maliye dairesine uğrayıp altınları valizine yerleştirdikten sonra – acele işleri dolayısıyla- hemen Tennesee’ye dönecekmiş. Evet, bunları söylüyor o adam.

O gece ancak saat on bire doğru otele uğrayabiliyor, bir oda kiralıyor, hükümetteki alacağını ancak ertesi sabah kendisine ödeyeceklerinden beygirleri ahıra çekmelerini emrediyor. 1834 yılı ocak ayının üçünde, Çarşamba günü oluyor bu işler…

Adam, şubat ayının beşinde o muhteşem arabayı satarak kullanılmış ucuz bir talika ediniyor. Hükümetten alacağı parayı da bu talika ile de pek ala Tenessee’ye götürebilirmiş. Şatafata da ehemmiyet vermezmiş zaten.

Ağustos’un on birinde o güzel beygirlerin bir çiftini satıyor…

Aralık ayının on üçünde beygirlerden birini daha satıyor…

1835 yılı şubat ayının onyedisinde kullanılmış talikayı satarak “buggy” adını verdikleri iki kişilik külüstür bir yarım araba ediniyor…

Ağustosun birinde buggy’i satarak bir kişilik, hırt lambası çıkmış bir yarış “sulky”si alıyor…

Ağustosun yirmi dokuzunda – bir köle olan – zenci arabacısını satıyor…

On sekiz ay sonra – yani 1837 yılı şubat ayının on beşinde – Sulky’yi satarak bir eğer alıyor…

Nisanın dokuzuncu günü eğeri satıyor…

Haziranın yirmi ikisinde köpeğini satıyor…

Bir duraklama ve sessizlik anı oldu. Her yana saldırırcasına yağan karın rüzgarla karışık uğultusundan başka bir şey işitilmiyordu. Mister Lykins sabırsızlıkla sordu:

Ey, ne olmuş sonra?

Riley:

Bu anlattığım otuz yıl önceye ait bir vaka, dedi.

İyi, güzel, ama ne olmuş ki?

Şimdi saçı sakalı ağarmış bir ihtiyar olan o adamla can ciğer dostum ben. Hemen hemen her akşam bana uğrayarak merhaba der. Bir saat önce kendisine rastladım. Yarın sabah erkenden yine Tennesee’ye hareket edecek. Halbuki hükümetten alacağı parayı gündüz cebine atarak benim gibi gece kuşları yataktan kalkmadan yola düzüleceğini hesaplamıştı. Biçare adam! Eski memleketi olan Tennesee’yi ve dostlarını bir defa daha görebileceğinden dolayı o kadar memnundu ki…

Yeniden bir duraklama oldu. Yabancı sordu:

Hikaye bundan ibaret mi?

Evet, bundan ibaret.

Vakit gece, hem de nasıl bir gece olduğunu göz önünde tutarsak hikayeniz biraz uzun kaçmadı mı? Fakat anlayamıyorum bundan bana ne?

Oh, hususi bir alakanız yok anlattıklarımla şüphesiz…

Öyleyse ne maksatla anlattınız? Bir hedefiniz olmalı bunu bana anlatmakta…

Hiçbir hedefim yok. Yalnız şunu diyeceğim ki mister Lykins, o posta şefliği memuriyetini kopardıktan sonra San Frinsisco’ya hareket için acele etmek mecburiyetinde değilsiniz, şöyle biraz nefes alıncaya kadar Gadsby’s otelinde kalmayı küçümsemeyiniz ve rahatınıza bakınız! Allahaısmarladık! Tanrı yardımcınız olsun!

Riley, bu sözleri söyler söylemez, nazik bir çehre ile topukları üzerinde dönerek afal afal kendisine bakan okul öğretmenini orada kendi halinde bırakıverdi. Şaşkınlıktan donmuş gibi hareketsiz duran, paltosu ve şapkası baştan başa beyaz bir örtü ile kaplı zavallı yabancı, sokak lambasının ışıl ışıl parlattığı cansız bir kardan adama benziyordu.

O posta şefliğini asla elde edemedi.

Geçmişe Rüya

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Bütün gün kitabı elinden bırakamadı. Saat gece 22′yi vurduğunda ufak bir yemek molası verdi ve tekrar kitabı eline aldı. Hiç can sıkıntısı duymuyor, okudukça daha okuması geliyordu. Amerika kıtasındaki, okuduğu kitapta geçen kenti, hiç gitmediği halde kafasında canlandırabilmişti.

Sayfaları çevirdikçe okuması yavaşlıyordu. Kitabın sonunu daha iyi anlayabilmek içindi bu. Nihayet gece 1 civarında kitabı bitirdi. Bir türlü doyamamıştı. “Keşke biraz daha uzun olsaydı” diye geçirdi içinden. Kitabı tekrar açtı, sayfaları karıştırdı, bazı bölümleri tekrar okudu. Romanın konusunu, kişilerini, mekanı çok beğendi, hepsi birbirleriyle muazzam bir şekilde uyum sağlamıştı.

Kitabı kapadı, bu defa kapağını incelemeye başladı. Okumak için başka birşeyler aradı kitabın üzerinde. Yazarın özgeçmişine tekrar baktı. Yazarın altı kitabını okumuştu, bu da yedincisiydi.

Arka kapaktaki değerlendirmeyi iki üç defa arka arkaya okudu. Ne yapsın doyamamıştı.

Saatler gece yarısın çoktan geçmişti. “Ama olsun” diye düşündü. Yarın pazar. “Şu yazarı bir kez görebilseydim, böyle bir imkanımın olmasını ne kadar isterdim.” dedi istekle. Ama bunun imkansız olduğunu o da çok iyi biliyordu; çünkü yazar öleli yıllar geçmişti.

Yatağını serdi, yastığı iki kat yaptı, sırtüstü yatarak düşündü. Kitabın sahneleri bir bir kafasından geçiyordu. “Kitabın yazarı yabancı” diye düşündü, “ama kitap evrenselliği nedeniyle herkese açılabiliyor. Adeta bir film.”

Gözleri yavaş yavaş ağırlaştı. Sırtüstü yatmaya devam ediyor, gözlerini tavandan alamıyordu. Tavan gittikçe bulandı, gözleri kapandı, rahat bir uykuya daldı, uyur uyumaz tatlı bir rüya gördü.

Rüyasında kendini daha önce hiç tanımadığı bir yerde buldu. Etraf uçsuz bucaksız ovalarla çevriliydi. Kimsecikler yoktu. Tatlı bir rüzgar esiyor, kuşların birbirleriyle konuşmaları duyuluyordu.

Gün aydınlıktı. Güneşin tam tepede olduğunu görünce öğlen olduğunu anladı. Etraf tarlalarla, bağ bahçelerle, uçsuz bucaksız görünüyordu. Havada bir tek bulut yoktu.

“Neredeyim ben” diye düşündü. Daha sonra yürümeye başladı. Bir tarlanın içinden geçti. Hiç bir çalışan insanla karşılaşmadı.

Tarlayı geçince toprak bir yola çıktı. O anda insan seslerini duydu. Uzakta tarlaları biçen köylüler vardı. Daha sonra bağ bahçeler, yolun iki kenarı boyunca rengarenk uzanıyordu. “Bu ne güzellik” dedi kendi kendine, “Burası bana bir yeri hatırlatıyor ama…”

Yol boyunca sürekli yürüdü. Uzakta bir köprü belirdi. Köprüye vardı, altından bir ırmak akıyordu. Irmağın kenarına indi. Soğuk suyuyla elini, yüzünü, ayaklarını yıkadı. Bir taşın üzerine oturdu. Çevreyi hayretle inceliyordu, daha önce böylesi bir güzellik görmemişti. Burasının neresi olduğunu bilmiyordu. O kadar yol yürüdü ama ne bir arabaya, ne de bir traktöre rastlamadı.

Uzakta, tarlaların arasında bir ev gördü. Biraz susamış ve acıkmıştı. Belki kendisine yardım ederlerdi. Köprüyü geçti, ırmağın kıyısı boyunca on dakika yürüdü. Daha sonra keçi yolundan yukarıya, doğruca eve çıktı.

Bahçeyi geçti, biraz duraksadı, etrafı tekrar seyretti. Köprüyü görünce bayağı bir yol katettiğini anladı. Evin çevresi mera, altı da ambardı. Kapı tokmağıyla kapıya vurdu. “Kimse yok mu.”

Kapıyı yaşlıca bir adam açtı. Evin karanlık salonuna dışarısının aydınlığı doldu.

“Kusura bakmayın rahatsız ediyorum.”

“Önemli değil. Kimsin, seni daha önce hiç görmedim, yabancısın galiba.”

“Evet öyle. Ben biraz açım, biraz yiyecek verebilir misiniz.” dedi çekinerek.

“Gel içeriye.”

İçerisi tam bir köy evi gibiydi. Fırını taştandı, ekmekler burada yapılıyordu. Ocağı da taştandı, bir zincirle yukarıdan tutturulan tencere öylece ısıtılıyordu. Yaşlı adam kaymak, köy ekmeği ve mısır çorbası getirip yere serili olan örtünün üzerine koydu.

“Senin adın nedir” diye sordu yaşlı adam.

Fakat kendini öyle bir kaptırmıştı ki yemeğe duymadı bile.

“Yabancısın anlaşılan. Buralara nasıl geldin öyleyse. Büyükşehir olsa hadi neyse, ama burası köy.”

“Ben de bilmiyorum nasıl geldiğimi.”

Yemeğini yedi, tabakları mutfağa kaldırdı. Dışarıdan inek sesleri geliyordu. Yaşlı adam dışarı çıkıp inekleri ahırdan çıkardı ve meraya saldı.

Yaşlı adamın kütüphanesine göz attı. Bir kitabı görünce şaşırdı. Bu kitap en son okuduğu, başını kaldırmaya bile zaman ayırmadan okuduğu kitaptı.

Yaşlı adam içeri girince, onun yanına gitti. Kitabı incelediğini görünce:

“Çok güzel bir kitaptır. Daha çıkalı iki yıl oldu. Bu kitap sayesinde bizim buraların güzelliği bütün dünyada tanınacak.”

Kitabın kapağını çevirdi. Yayınevinin altına, çıkış tarihine baktı: 1932.

O andan itibaren hayal gördüğünü anladı. Madem bu hayaldi, bu hayali değerlendirmek istedi, çılgın bir fikir geldi aklına.

“Bu kitabın yazarı nerede şimdi?”

“Buradan 3 kilometre kadar ilerde, kutu gibi bir evde yaşıyor. Ünü yavaş yavaş yayılmaya başladı. Anlaşılan seni de büyülemiş.”

“Oraya nasıl gidebilirim. Onunu kitabı bende de var. İmzalatmak istiyorum.”

Tabiki imzalatmak isteği yoktu. Tek isteği yazarı bir kez olsun görebilmekti, “hayal olsa da.”

Yaşlı adam:

“Köprünün olduğu yoldan arabalar çok seyrek geçer. İstersen orada bekleyip arabayla gidersin. Yazarın adını vermen yeterli.”

“O kadar vaktim olmayabilir.”

“O halde keçi yolundan aşağıya inip ırmağı takip edeceksin. Küçük bir ormanı geçtikten sonra karşına bir köprü daha çıkacak. Köprü yolunu takip edersen uçsuz bucaksız tarlaların arasında bir tek ev görürsün. İşte onun oturduğu ev orasıdır. Evin arka tarafında, uzaklarda ise dağlar var. O civarda başka ev yoktur zaten.”

“Sana ne kadar teşekkür etsem azdır. Hemen yola koyulacağım.”

Evden çıktı, yaşlı adam da avluyu geçip bahçe kapısına kadar onunla geldi. “Yazarı gördükten sonra ne yapacaksın, istersen tekrar buraya gelip bana yardım edebilirsin.”

“İsterdim ama o kadar vaktim olmayacak, bu diyardan gideceğim.”

“Pekala yolun açık olsun.”

Yeşilliklerin arasından ırmağa indi ve geldiği yerin zıttına, doğuya doğru yürümeye devam etti. Hızlı yürüyordu. Çünkü kendisine verildiğine inandığı zamanın fazla olmadığını biliyordu.

Yirmi-Yirmi beş dakika sonra, orman başlıyordu. Ormana girince ortamı serinlik kapladı. Ağaçlar epey uzundu. Güneş ışınlarının girmesini engelliyorlardı. Ormana girince ırmak kavis yapıyor, yaklaşık 45 derece dönüyordu.

Vaktinin fazla olmadığını bildiği halde dinlenmek için ırmağın kenarına oturdu. Elini yüzünü yıkadı. Fazla vakit kaybetmeden tekrar yoluna devam etti. Biraz üşümeye başlamıştı.

Köprüyü görünce heyecanı arttı. Koşa koşa gitti. Yola çıktı, araba gelip gelmediğini kontrol etti, gelmediğini görünce yürümesine devam etti. Irmak köprünün altından akışına devam etti ve onunla yolları ayrıldı.

Ormandan çıkınca güneş her tarafa hakim oldu. Üşümesi geçmişti artık. Yaşlı adamın dediği gibi dağları görebiliyordu.

Buralara nasıl geldiğini, eski tarihe nasıl geri döndüğünü merak ediyor, bu mucizenin hayal olup olmadığını biliyordu ama; bütün bunları bir kenara koymuş, bu mucize hayalin bir anlamının olmasını istiyordu. Yazarı görmek, onunla konuşmak, o dönemde buraları bizzat görmek onu heyecanlandırıyordu.

Olduğu yerde durdu. Yaklaşık yüz metre ileride, küçük bir ev gördü. Hızlı hızlı yürümeye başladı. Ev yaklaştıkça özellikleri daha belirgin oluyordu. Irmak uzaktan yoluna devam ediyor, evin arkasındaki dağlara doğru yol alıyordu. Tarlalar, meyve bahçeleri, çalışanlar, bilmek istediği zamanı ona yaşatıyordu. Nihayet evin bahçe kapısına gelebilmişti. Kapıyı açtı, hafif bir gıcırtı çıktı. İçeri girdi. Evin kapısı tahtadandı. Tek katlıydı ve iki penceresini görüyordu. Pencerelerden birinin tülü tamamen örtülmüştü; fakat diğer pencerenin tülü yarıya kadar kapalıydı. Evin kapısına yaklaşınca, pencereden, havanın sıcak olmasına karşın, şöminenin yandığını gördü. Kapıyı bırakıp pencereye yöneldi. İçeride bulunan, büyük ihtimalle görmek istediği yazar, eski daktilosu önünde, şöminenin yanında birşeyler yazıyordu.

Yazar, onu pencerede hissetmiş olacak ki yazmayı bıraktı. Yüzü ondan yana olmadığı için yazarı göremiyordu. Yüzünü adeta cama yapıştırdı, yazarın kendisine bakmasını bekliyordu.

Yazar, tam ona dönüyorken etraf bulanmaya başladı. Yazar yüzünü ona dönmüştü fakat etraf bulanık olduğundan bir türlü yazarı göremiyordu. Zamanının geldiğini anlayınca avazı çıktığı kadar bağırdı:

“Beş dakika daha… Lütfen… Beş dakika daha…”

Bağırışı rüya ile gerçek yaşam arasında yankılandı. Hem hayalde hem de gerçek yaşamda bu haykırış duyuldu.

Uyanınca yanıbaşında duran kitabı aldı, öptü, yüzünü kitaba gömdü ve “beş dakika daha” diyerek, ağlamaya başladı.

Geç bulunmuş aşk

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

Aşkın insan yaşamına sadece 18-25 yaş arasında yerleştiğini sanırdım bu güne değin. Ta ki Pembe tayyör, tüllü şapka ve hoş bir makyajla 65 yaşında ihtiyar delikanlının kollarında nikah salonuna giren 50 yaşındaki teyzemin hikayesini dinleyene kadar.
50 yaşına kadar tek yaşamış olan bir kişinin aşkının da, iki kişinin arasında geçmesine rağmen sadece kendi kendine tek başına yaşadığını eşinin ölümünden sonra gerçeklerle karşılaşmasını onun ağzından dinledim. Eşinin ölümünden bir ay sonraydı karşılaşmam. Nikahtaki o hoş halinden eser kalmamış, bu güne kadar yaşını göstermiyorsun genç kız gibisin diye takıldığımız teyzemin yaşından 10 kat daha yaşlı gösterdiğine şahit oldum. Başladı anlatmaya…
50 yaşındaydım. Zaman akıp gittikçe beyaz gelinlik hayallerim, yerini yavaş yavaş pembe tayyöre bırakmıştı. Kardeşlerimin evlenmesi beni iyice yanlızlığa itmişti. Öncelikle gelinlerimizin “Her yere ablanı götürmek zorunda mıyız” diye serzenişleri artık eskisinden daha çok etkiliyordu beni.
Evlenmek için evlenmem diyordum ama artık bu sözlerimi tutmayacaktım. Gurur ve mağrur görüşüme rağmen mantık evliliğinden oldum olası hoşlanmamıştım. Evlilikte insanın birbirine ısınmasını ve aşık olarak evlenmesini, yüreğinin pır pır etmesini istemiştim bu güne kadar.
Ama bu duygularımı kalbimin bir köşesine koyup bana sunulan ilk evlilik teklifini kabul etmeye karar verdim. 65 yaşında bir bey hiç evlenmemiş bir bayan arıyordu, hemen kabul ettim. 50 yaşında olmama rağmen genç görünüyordum. 65 yaşında nasıl biri diye düşünmedim bile. İşte her zaman hayalini kurduğum, beni istemeye geldiğinde kalbim pır pır edeceğini hayal ettiğim görücü koltuğunda, 50 yaşımda, kardeşlerim ve yeğenlerimin yönlendirmesiyle zoraki oturmuş bir kadındım.
İşte ilk görüşte aşk bu olsa idi. Kapı açıldı ve 65 yaşında olmasına rağmen çok genç görünen, benim hayalimde canlandırdığım uzun boylu, hoş bir kişi içeriye girdi. Genç bir delikanlı havası ve kendinden emin bir tavırla, muzip bir eda ile,
“Eee gençler..” dedi. “Cavidan hanım tam karşımdaki koltuğa otursun da birbirimizi daha görelim değil mi? Cavidan hanım yan taraftan birbirimizi göremeyiz. Karşımda olsanız da beni daha iyi süzseniz” dedi.
İşte “tılsım bu” dedim. Kalbim pır pır atmaya başladı. Aşk mı heyecan mı, yoksa herhangi biri olsaydı yine bunu mu hissedecektim. Tarif edemediğim duyguyla 20 yaşındaki genç kızlık hayallerime dönüverdim. Aşık oldum. Hani derler ya öksürük ve aşk gizlenmez. Kimselerden duygularımı gizleyemedim. O gururlu mağrur havam gitmiş, cıvıl cıvıl bir yaşlı oluvermiştim.
Hemen döndüm. Tavrımdan hiç birşey kaybetmeden konuya girdim. “Eşiniz neden öldü” dedim ciddi bir tavırla. Ama içimden “olsun ne önemi vardı” diyordum.. “Belki bulaşıcı bir hastalıktandır. Lütfen evi dezenfekte ettiriniz. Madem böyle bir evliliğe karar verdiniz. Bazı isteklerimin de önemi olacağını sanıyorum. Yoksa ben o evde oturmam” dedim.
Hüseyin bey, gözlerime öyle bir bakıyordu. Elimde olmadan kızarıyordum.
-“Hay hay Cavidan hanım. Siz her konuda bu kadar ciddi misiniz. Ben evlenelim dediysem iş ortaklığı gibi hemen evlenelim demedim. Duygularınız da benim için çok önemli” dedi.
Sonra herşey göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Gerçekten onu çok seviyordum. Hayal ettiğim pempe tayyörümle, içim pır pır ederek evlendim.
İlk evliliğinden olan bir kızı vardı. Ne kızı, ne de eski eşiyle olan anılar beni hiç ilgilendirmiyordu. Herşey güllük gülistanlık gidiyordu. Aniden bir felç durumu geçirdim. 1 hafta hastaneye yatırıldım. Eşim 1 hafta boyunca sabahları 3-4 saat ortadan kayboluyordu. Nerdesin dediğimde ise düşünceli bir şekilde yok bir şey diyordu.
Hastaneden çıktım. 1 haftada onu nasıl da özlemiştim. Fizik tedavileriyle üzerimde bulunan felç durumunu atlattım. Gençler gibi elele geziyorduk.
Bir sabah kalktığımızda eşim fenalaştı. Ve oracıkta ölüverdi. Yıkılmıştım.
Cenazeye gelen kalabalıklar hem bana taziyelerde bulunuyor. Hem de yanıma yaklaşarak bilmediğim bir nedenle,
“Sana bunu yapmayacaktı” diye konuşmalar oluyordu. Ne olduğunu anlamadım. O arada kızı gelerek, elime kağıtlar tutuşturdu.
“Babam siz hastanedeyken bütün malları benim üzerime yaptı. Ancak bu evin ne olduğu henüz kesinleşmedi. Mahkeme kararı ile belli olacakmış” dedi.
Ben onların gözünde ve çok sevdiğim eşimin gözünde malı üzerine geçirecek bir ikinci kadın rolünde oluvermiştim. Bana hiçbir şey söylemeden hastalığımda demek ki bu işlerle uğraşmış ve bana açıklamak gereğini bile duymamıştı.
Oysa ben, 50 yaşında bulduğum mutluluğun ve beraber geçirdiğimiz bu evin hatıralarının peşindeydim.
Kızımıza döndüm, kızımıza diyorum çünkü onun bir parçası görüyordum.
-“Bak kızım, ben ölümden sonra ev peşinde koşacak değilim. Benim merak ettiğim baban benim duygularımı çok iyi biliyordu. Niye böyle bir konuma beni soktu “ dedim.
- Demek ki sizinle her şeyi paylaşamamış. Bakın evi bile açıkta bırakmış. Sizin üzerinize yapmamış dedi. İşte acı gerçek buydu. Ben tek başıma aşkı yaşamışım. Eşimin gözünde mal bekleyen sadece ikinci eşmişim. Ben hastanedeyken öleceğimi düşünüp, benim yakınlarım alır düşüncesiyle malları kızının üstüne yapmış. Ve beni mal hırsı olan bir kadın konumuna düşürmüştü.
Bu düşüncelerle evden çıktım. Hemen mahkemeye gittim. Herkes evi kendi üzerime geçireceğimi düşünürken, evi hemen kızının üzerine yaptırdım. Ancak, ölünceye kadar sadece onunla yaşadığım odada kalmayı teklif ettim. Kızı dahil herkes şaşırdı. Nasıl olmuşta bu evi üzerime geçirmemiştim. Mahkeme bana bu hakkı vermesine rağmen, beni eşim dahil hiç kimse anlamamıştı. Ben maddiyat değil, 50 yaşımda bulduğum aşkımın izlerini arıyordum.
Geçte olsa tek başıma yaşadığım aşkı 50 yaşımda bulduğum gibi, genç bir kızın terkediliş duygusunu 60 yaşımda tadıyordum.
Teyzem bunları anlatırken, herkes gibi bizde onun duygularını geç anladığımızı hissettik.
Onu evinde bıraktık, daha doğrusu anılarını paylaştığı odasında….
Aşk gerçekten de şarkılarda olduğu gibi layık olanda kalmalıdır.
İşte İlhan Şeşen’in “Aşk layık olan da kalmalı” şarkısını her dinlediğimde teyzemi hatırlarım.

Fil Hamdi Nasıl Yakalandı?

Eklenme tarihi Ağu 28 2010

İstanbul Emniyet Müdürlüğünden, bütün taşra vilayetleri Emniyet Müdürlüklerine şu telgraf çekilmişti:

“Otuzbeş yaşında, uzun boylu, ikiyüz kilo ağırlığında, kumral, üç dişi eksik, üst çenede bir azı dişi dolgulu, alt sol köpek dişi altın kaplama, çizgili kahverengi elbiseli, saçları oldukça dökülmüş ablak çehreli, kahverengi gözlü, “Fil Hamdi” adında azılı sabıkalı bir dolandırıcı, üç gün üç gece içinde oturdukları nöbet kulübesini büyük bir dikkatle bekledikleri için uykusuz kalan iki polus memurumuzun, yolda giderlerken uyuklamalarını fırsat bilerek ellerinden kaçmıştır. Yaptığımız tahikat, takibat ve tetkikat sonunda Fil Hamdi’nin kaçtığı kesin olarak anlaşılmıştır. Vilayetiniz ve vilayetinizdeki kaza karakollarından birine uğradığı veya bir polis memuruna yol, adres sorduğu takdirde, kendisine lütfen merakla yonunu beklediğimizi, bizi daha fazla intizarda bırakmıyarak, münasip, boş bir zamanında İstanbul Emniyet müdürlüğüne gelerek teslim olmasını rica ettiğimizi söyleyin. Azılı sabıkalı Fil Hamdi’nin fotoğraf ilişiktir.”

***

Taşra vilayetlerinin birinin istasyonunda iki polis memuru konuşuyor:

Ramazan, kardeşim, şu salep içen herif mutlaka Fil Hamdi.

Hııı… Benziyor… Resmi çıkar bakalım.

Bir resim çıkarır, arkadaşına gösterir.

O değil be Ramazan. O senin resmin!

Hıı… Bayramda çektirmiştim. Nasıl!

İyi ama, acık gülseydin be!… Şu Fil Hamdi’nin resmini bul…

Ramazan cebinden bir sürü resim çıkarır, karıştırır:

Bu benim oğlanın resmi… Bu askerlik hatırası. Bu kimdi Mahmut?

O mu? Şey olacak… Eroin kaçakçısı Duman Ali…

Bu da otel faresi Suphi… Resimler birbirine karışmış. Bul şu Fili be Ramazan!

Mahmut’la Ramazan resimleri karıştırırlar, Fil Hamdi’nin resmini ararlar.

Çabuk ol Mahmut… Herif salebi içti, kaçacak…

Bak nasıl bakıyor etrafına?

Buldum, şu resim olacak. Tamam, ta kendisi!

Şüphelendikleri adamın yanına giderler.

Hemşerim, şöyle dursana…

Bir resime, bir de adamın yüzüne bakarlar.

Bir de yan dur bakayım.

Ah, benzemiyor bu Ramazan.

Bir kere de komiser bey görsün Mahmut. Belki o benzetir.

Hemşerim, haydi yürü… Karakola kadar gideceksin.

***

Başka bir taşra vilayetinin Pazar yerinde iki memur konuşuyor:

Ayıp oldu be şükrü kardeşim. Akşama kadar fır dolandık, şu Fil Hamdi’yi yakalıyamadık.

Şu adam olmasın?

Belki de odur. Soralım.

Adamın yanına giderler:

Bayım senin adın ne?

Mustafa…

Birbirinin kulağına:

Mustafa, diyor.

Hamdi diyecek değil ya… Adını saklıyor.

Aklı sıra bizi kandıracak.

Bayım, biraz gelir misiniz?

***

Bir taşra vilayetinin kahvesinde iki memur konuşuyor:

Dün ben üç tane Fil Hamdi yakaladım, komiser hiç birini beğenmedi.

Şu bizim komiser de ama müşkülpesent haaa…

Hişşşt! Yavaş konuş, çaktırma. Şu çay içen adama yan gözle bak!

O be… Tak kendisi!

Ama gelen evrakta şişman diye yazıyordu. Bu zayıf, iskelet gibi herif…

Zayıflamıştır birader, kaçak gezmek kolay mı?

Öyle ya… Ama bu esmer, Fil Hamdi kumralmış.

Dağda, bayırda gezmekten rengi atmıştır.

Haklısın. Yalnız birader, bunun sık siyah saçları var. Evrakta Fil Hamdi’nin saçları dökülmüş diye yazıyordu.

Eh artık o kadarcık da olur. Herif tanınmamak için belki peruk takmıştır.

Ne duruyoruz? Yakalıyalım.

Adama yaklaşırlar.

Adın ne senin?

Hamdi…

Birbirlerine manalı manalı bakıp gülerler.

Yürü bakalım karakola… Haydi!

Ne var? Ne oldu?

Fazla sorma! Karakolda öğrenirsin.

***

Bir taşra vilayetinin, bütün taşra vilayetlerinde olduğu gibi, bir iki kilometrelik asfaltı üzerinde iki polis, yoldan geçen bir adam yakalarlar.

Aç ağzını!

Ağzımda bir şey yok ki benim.

Madem bir şey yok, açarsın.

Adam ağzını açar. İkisi birden adamın dişlerine bakarlar.

Polisin biri öbürüne sorar:

Baksana şu evraka kaç dişi yoktu?

Öbürü evrakı okur:

Üç dişi eksik, üst çenede bir azı dişi dolgulu, alt sol çenede köpek dişi altın kaplama…

Polis memuru, adamın dişlerini sayar:

Bir, iki, üç… dört… Oynama be. Şaşırttın… Bir, iki, üç, dört, beş… yirmi dört… yirmi dört dişi var.

Yirmi dört mü? Kaç dişi eksik? Senin kaç dişin eksik, biliyor musun?

Sekiz…

Çektirmiştir. Delilleri ortadan kaldırmak için dişlerini çektirmiştir.

Benim dişlerim takmadır. Ağzımda hiç kendi dişim yok…

Evrakta takma olup olmadığını yazıyor muydu?

Yazmıyor, unutmuşlardır. Bu canım, bu… Tak kendisi… Köpek dişine baksana, altın kaplama… Bayın, gel bizimle beraber.

Nereye?

Karakola! Yürü!…

***

Taşra vilayetleri Emniyet müdürlüklerinden İstanbul Emniyet Müdürlüğüne günde yüzlerce telgraf geliyordu.

“Falan falan tarihli, filan filan sayılı yüksek telgrafınıza cevaptır:

Vilayetimiz dahilinde on dört tane çizgili kahverengi elbiseli, sekiz tane köpek dişi altın kaplamalı olmak üzere on dört Fil Hamdi yakalanmıştır. Bu miktarın yeter olup olmadığının, araştırmaya devam edip etmiyeceğimizin emir buyrulmasını saygı ile rica ederim.”

“Falan falan tarihli, filan filan sayılı telgrafa cevaptır:

Vilayetimiz dahilinde 180 kilo ile 220 kilo arasında iki düzine Fil Hamdi yakalanmış olup, aradaki kilo farkının, kantarların ayarsızlığından ileri geldiğini, hepsinin de gözlerinin kahverengi olduğuna göre, Fil Hamdi olduklarında en ufak bir şüpheye yer kalmadığını, yakalanan Fil Hamdi’ler sevkedilmiş olup, gözden ve peyderpey sevkedileceğini saygı ile arz ederim.”

***

İstanbul Emniyet Müdürlüğünden, taşra Emniyet Müdürlüklerine gönderilen telgraf:

“Koyacak bütün yerler dolmuş olduğundan, şimdilik eldeki Fil Hamdiler yeter görülmüştür. İkinci bir emre kadar Fil Hamdi’lerin yakalanmasına ve aranmasına ara verilmesini teşekkürlerimle rica ederim.”

Not: Firar eden Fil Hamdi yakalanmıştır.